Dergi Detay

Dergi Resmi

Dil ve Edebiyat (205. Sayı)

Dergi Ücreti : 24 ₺

Bir İnsanlık Utancı Olarak İkibin Yirmi Beş

ÜZEYİR İLBAK

 

Gazze: “Kamp”ın Nihai Paradigması Olarak 2025”
Agamben için “Kamp”, modernitenin siyasal biyometrik laboratuvarıdır; hukukun tamamen dışlandığı ama muktedirin hayat ve hayat/yaşama hakkı üzerinde mutlak kontrol kurduğu yerdir.
2025 yılı itibarıyla Gazze’de 63.000’den fazla insanın ölümü ve Ağustos 2025’te ilan edilen “insan yapımı kıtlık”, Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan) figürünün kitlesel üretimidir. Öldürülebilen ama kurban edilemeyen (hukuken yasası olmayan) bu hayatlar, biyo-iktidarın elinde sadece biyolojik bir veriye indirgenmiştir.
Siyonist ve soykırımcı terörist devletin “insani koridor” adı altında sivilleri belirli bölgelere itmesi ve ardından buraları hedef alarak Ölüm Koridorları’na dönüştürmesi, Agamben’in “Egemen Ban” (Güçlünün sürgün yolu) kavramının somutlaşmış halidir. İnsanlar, hayatta kalmak ve korunmak için çağrıldığı alanda bile “yaşama hakkı” yok edilerek varlık hakkından yoksun bırakılmıştır.
Siyonistlerin 2025’te yapay zekâ destekli hedef belirleme sistemlerinin ve yüz tanıma teknolojilerinin bu denli yoğun kullanmaları da hayatın artık sadece siyasi bir biçim değil; algoritmik bir “istisna” konusu haline geldiğini gösterir.


Ukrayna ve Normalleşen Felaket
Ukrayna’daki trajedi, 2025 yılında sivil kayıpların %40 oranında artmasıyla, savaşın artık bir “vaka” olmaktan çıkıp bir “Yönetim ve Anlayış Biçimi” haline geldiğini, sıradanlaştığını ve “istisna” olmaktan çıktığını gösterir.
Ukrayna’daki savaşın dördüncü yılına girmesi, olağanüstü halin artık norm haline geldiğini kanıtlar. Agamben’e göre, istisna hali geçici olmaktan çıkıp kalıcılaştığında, hukuk sistemi “boşluk” haline gelir. Bugün uluslararası güçler, kurumlar, yapılar “insanın yaşama hakkını, devletlerin kendini koruma ve savunma hakkı”na tercih etmekteler. BM Güvenlik Konseyi başta olmak üzere insanlık ortak vicdanı ve “yaşama hakkı” için karar alması gereken kurumlar, “kendini savunma hakkı stratejisini/ sevkülceyş”, çocukların, kadınların, sivillerin “yaşama hakkı”ından üstün tutuyorlar. 2025 verilerindeki yüksek işsizlik ve kitlesel göç, devletlerin “İmkân-Hayat” yeteneğini, vatandaşlarına hayatını belli bir siyasal ve kültürel biçim altında sürdürme imkânı sağlama/temin etme imkanlarını yitirmesini anlatır. Ukrayna halkı,  küresel güçlerin satranç tahtasında “yaşatılan veya ölmeye bırakılan” bir nüfus yönetimi nesnesine dönüşmüş; Filistin, Somali, Yemen, … gibi bölgelerde fosil yakıtlar, altın, ticari refah için savaş ve Siyonistlerin “savunma/kendini koruma hakkı” için soykırım alenen görmezden gelinen bir duruma dönüşmüştür.


2025 Yılında Edebiyat: Soykırım, Tanıklık, Anlam ve Sorumluluk
Edebiyat dünyası, 2025 yılında yeryüzünü cehenneme çeviren insanlık dışı uygulama ve trajedilere karşı nasıl bir tepki geliştirdi. Vicdanını ve insanî sorumluluklarını hikâye, romana, şiire, denemeye ve habere nasıl bir sorumluluk şuuruyla aktardı? Yer sınırlılığından dolayı sorularla metni uzatmadan bir gerçekliğe dikkat çekmek gerek. Biz bu dünyadan gittikten sonra gelenler neye nasıl tanıklık ettiğimizi merak ettiklerinde sahiden bize saygı besleyecekler mi?
Tanıklık: 2025 Nobel Edebiyat Ödülü her yıl olduğu gibi tartışmalara sebep oldu. Mircea Cărtărescu veya László Krasznahorkai gibi isimlerin öne çıkması veya çıkarılması edebiyatın “yıkımdan sonra geriye ne kalır?” sorusuna verdiği cevaptır. Bir süre önce okuduğum ve beni şaşırtan çıkarımlarıyla Agamben Auschwitz’den Artık Kalanlar eserinde tanıklığın imkansızlığından bahsetse de şaşırtıcı bir şekilde önemli bir tanıklık yapar. 2025 edebiyatı da “konuşamayanın” (Gazze’de soykırıma maruz kalanın, kurtulanın açlıktan öldüğü, sokaktan geçenin esir edilerek işkencelerle ezildiği; Ukrayna’da bombalarla yıkılan şehirlerin enkazında can verenlerin ve yaşamak için topraklarından kaçanların sığıntı olduğu bir dünyada) yerine konuşması gerekti. Yönetim ve güç zehriyle sarhoş siyasî teba dışında kalan insanlık ailesinin mensupları dünyanın her yerinde konuştular. Mitinglerde Gazze şiirleri okundu dünya dillerinde. Siyonizm’le iş birliği yapan sözde özgürlükçü medya mecralarının engellemelerine rağmen edebiyat dergilerinde özel sayılar hazırlandı. Mülteciliğin hikâyeleri anlatıldı. Müreffeh şehirlerin kıyılarında çadırlarda hayata tutunmaya çalışanların acıları dünya kamuoyunu aktarıldı. Güç sahiplerinin ve Siyonist işbirlikçilerin gözaltı ve tutuklama çabalarına rağmen insanlık maşeri vicdanı susturulamadı. Muktedir ve emperyalist doyumsuzluğa rağmen insanlık, gelecekte bir insanlık barışı için umut olmaya devam ediyor.


“Tanıklık Edilemeyen” ve Batının Kör olduğu Adania Shibli’nin Kitabı
2025 yılının edebiyat tartışmalarının gölgesinde kalan ama en çok konuşulan “gelmeyen ödül” veya “taltif edilmeyen ses”, Filistinli yazar Adania Shibli (veya benzeri “tanıklık” anlatıcıları) etrafındaki sessizlikti. Bu durum, Agamben’in “Arşiv ve Tanıklık” kitabındaki Yahudilerle birlikte yakılan Müslüman, Kafkaslı, Çingene ve diğer etnik kökenlere ait kimliklere yönelik ikilemini birebir yansıtır.
Agamben, “Muselmann ve Konuşamayan” başlığı altında Auschwitz’de “tam tanık” olanın hayatta kalanlar değil, “görgü tanıklığını tamamlayamadan ölenler” (Muselmann) olduğunu yazar. 2025’te edebiyat dünyası, Gazze’deki tasarlayarak ve taammüden gerçekleşen “soykırımı” anlatmakta aciz kaldı.
Adania Shibli’nin Küçük Bir Ayrıntı ismiyle Türkçeye çevrilen romanı, 1949 yazında İsrail’in kuruluşunun hemen ardından İsrail askerlerinin Negev Çölü’nde bir grup bedeviyi öldürerek gruptaki Filistinli genç bir kızı esir alıp toplu tecavüzden sonra öldürüp kuma gömmeleriyle başlar. Tarihî “küçük bir ayrıntı”ya odaklanan roman, İsrail’in en başından itibaren savaşın gölgesinde “yaşama hakkı” tanınmamış mazlum bir toplumun; bağlayıcı hiçbir kuralı tanımayan bir devletin unutturulmuş hayatlara ve her gün tekrarlanan vahşetlere odaklanır.
2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’nda verilen ve ertelenen LiBeraturpreis ödülü, 2025’te boykot çağrılarıyla Batı emperyalizminin kültürel görmezden gelme ve ötekileştirme mekanizmasını simgeler. Araştırmalar, kararın Shibli’nin onayıyla alındığını belirtse de eleştirmenler bunu Filistinlerin seslerini susturma olarak yorumlar. Emperyalizm, E. Said’in kitabında olduğu gibi kolonize anlatıları marjinalleştirerek görünmez kılmaya çalışıyor.
Adania Shibli’nin romanı, Filistinlilerin tarihî travmalarını bireysel hafızada nasıl yeniden üretildiğini ortaya koyar. Kitabın başlığındaki “küçük ayrıntı”, zulüm tarihinin büyük anlatılarında kaybolan ama ferdi ve toplumsal hafızada derin iz bırakan olayları simgeler. Filistinli genç ve masum kızın hikâyesi, savaşın kadın bedeni üzerindeki şiddetini görünür kılar ve 1949’daki olay ile günümüzdeki olaylar, Filistin’de süreklilik arz eden baskı ve travma deneyimine tanıklığa çağırır.
Shibli’nin Küçük Bir Ayrıntı ile başlayan ve 2025 edebiyat kamusu tarafından tartışılan olayların, egemenin “konuşabilir” saydığı alanın sınırlarını ortaya koydu ve madunun ne kadar konuşabileceğinin sınırlarını çizdi. Batı “düşünce ve edebiyat kanonu”, felaketi “metafizik ve evrensel bir kıyamet” (Krasznahorkai: Nobel ödülü sahibi) olarak anlatanı ödüllendirirken, felaketi “belirli ve politik bir fail” üzerinden anlatanı (Shibli vb.) “kutsal insan” statüsünde, yani adaletin ve ödülün dışında tuttu. Batı kurumları, İsrail ve Siyonizmle kurdukları ittifak nedeniyle Filistin edebiyatını “tartışmalı” olarak yaftalayarak kültürel hegemonyasını sürdürmeye devam ediyor.
2025 yılı insan ve insanlığın, muktedir güç sahipleri desteğiyle tamamen ortadan kalktığı, soykırım ve yaşama hakkının yok edildiği, hak ve adalet imkanlarının sınırlı bir güçlüler topluluğunun çıkarları uğruna görmezden gelindiği bir eşik oldu. Bu haksızlık Gazze’deki soykırım ve Ukrayna’da bitmeyen trajedi ile de sınırlı kalmadı. Modern ve güçlü devletlerin özünde yatan şiddet ve hükmetme güdüsü artık gizleme gereği görülmeden yürürlükte. Gazze işgalinde ABD gemilerinin Akdeniz ve Kızıldeniz’de koruma nöbeti tutması; Yemen ve İran’ın ABD uçaklarıyla bombalanması, İran ve Yemen’den gönderilen füzelerin Avrupa ve ABD güçleri tarafından bertaraf edilmesi gayrı adil, ayrıştırıcı ve Haçlı zihninin Evanjelist bir ittifaka dönüştüğünün en açık örnekleri oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere soykırım yapanlar, Gazze’de soykırım yapan Siyonist Yahudileri koruyarak vicdanlarını mı temizledi?


Gazze ve Küresel Buhran
Dünya, adalet ve insanın yaşama hakkının askıya alındığı bir coğrafya ile her şeyin görünür olduğu ama hiçbir şeyin hissedilmediği dijital bir gürültü ve görünmezlik arasına sıkıştırılmıştır. Gazze’de yaşananlar, sadece yerel/bölgesel bir çatışma değil, modernitenin “çıplak hayat” (homo sacer) ve “performans toplumu” çıkmazının en sapkın uç noktasıdır.
Giorgio Agamben, modern siyasetin temeline hukukun kullanılarak adaletin askıya alındığı istisna hali kavramını yerleştirir. Yazara göre, egemen güç bazı insanları hukukun korumasından çıkararak onları “öldürülebilir ama kurban edilemez” varlıklara, yani homo sacer’lara dönüştürür.
Bu anlamda Gazze, Agamben’in teorisindeki modern “kamp” modelinin somutlaşmış ve tanımlanmış halin ötesindedir. Uluslararası hukuk/adalet ve insan hakları beyannamelerinin mazlum ve mağdur milletler için uygulama dışında tutulduğu bu alan, hukukun sadece yokluğuyla var olduğu bir mekâna dönüşmüştür. Soykırım sürecinde kullanılan dil, Gazze halkını siyasi bir özne olmaktan çıkarıp sadece biyolojik bir hayatta kalma mücadelesine (zoē) hapsetmek istemektedir ve Siyonizm bunu önemli ölçüde başarmıştır.
Byung-Chul Han da günümüz dünyasını şeffaflık ve yorgunluk toplumu olarak tanımlar. Han’a göre, her şeyin aşırı görünür olduğu bir dünyada “bakış” ve “tefekkür” kaybolur. Bakış ve tefekkür güdüsü kaybolanların idrak ve anlama kapasiteleri de ortadan kalkar. Görünürlük, dijital röntgencilik biçimine evrilir ve insan Siyonist ağızlarda “insansı” olarak yaftalandığından röntgenci nazarında insanlık niteliklerinden uzaklaşır. Gazze’deki katliamın canlı yayınlarla tüm dünyaya izletilmesi, Han’ın teorisindeki “enformasyon fazlalığı” durumudur ve anlamlı bir bağlam oluşturmamaktadır. Bilgi ve görünme arttıkça gerçeklik ve hakikat grileşir. Röntgenci için acı ve zulüm sıradan bir “içerik” olarak tüketim verisine dönüşür.
Han, gereğinden fazla bilişim ve iletişimin gerçek bir veri üretmediği için öfkeye veya devrimci bir eyleme dönüşemeyeceğini savunur. Batı dünyasının Haçlı aklı “olumsuzluktan kaçınma” ve “pürüzsüz yaşama” tutkusundan ve konfor alanının bozulmaması için Gazze gibi “rahatsız edici” (!) hakikatleri dijital ekranlarda estetize ederek etkisizleştirir. Gürültüyü stilize ederek olguyu görünmez kılar. Gerçek hikâyeyi öldüren anlayış kelâma ve anlatıya yeni bir sınır çizer, ancak bu sınırlar konfor alanlarını bozmayacak sınırlardır. Modern dünyada kelime yüklendiği hikmetten koparıldı ve görüntü hakikati boğarak insanı “gürültülü bir sahra”da anlatılanı anlamayan, görüneni idrak etmeyen bir varlığa dönüştürdü. Gazze’de yükselen çığlıklar, Byung-Chul Han’ın ifadesiyle algıya yönelik tasarlanan bir “enformasyon fırtınası”dır ve insanın idrak ve kavrayışı bu kurgulanmış veri içinde erirken, Giorgio Agamben’in işaret ettiği derin ve ontolojik sessizlik, insanlığın ahlaki çöküşünün en somut delili haline gelmiştir.
Anlatılar ve canlı yayınlar, insanlık vicdanın ritmini kaybetmesine zemin hazırladı. Byung-Chul Han, Anlatının Krizi’nde modern insanın artık bir “hikâye” anlatamadığını, sadece “bilgi” tükettiğine dikkat çeker. Hikâye, zamana bir ritim ve bir anlam yüklerken; enformasyon, anlık ve geçicidir. Derin ahlaki çöküşün yaşandığı dijital dünyaya Gazze’den servis edilen her görüntü, bir “anlatı” parçası olmaktan çıkıp sıradan bir “veri”ye dönüşmektedir. Han’a göre, anlatı “bir mesafe ve derinlik” gerektirirken dijital şeffaflık her şeyi pürüzsüzleştiriyor ve iz bırakmadan kayboluyor. Acı, bir “içerik/veri” haline geldiğinde, vicdanın o acı üzerinde durup düşünme ve kavrama imkanları felç olur. İnsanlık, tanıklık ettiği vahşeti, sonraki gönderiye kaydırarak “tüketir”. Bu, vicdanın değil, hayatın tüketim ekonomisinin bir objesine dönüştürülmesidir.
Giorgio Agamben, Auschwitz’den Artakalanlar’da tanıklığın imkânsızlığını tartışırken, gerçek tanığın konuşamayan kişi (muselmann1) olduğunu belirtir. Bugün Gazze’de yaşananlar karşısında dünyanın büründüğü sessizlik, bir huzur sükûtu değil, Agamben’in tasvir ettiği “hukuk dışı bırakılmışlığın” dilsizliğidir.
Agamben, Martin Heidegger’den emanet alarak dili, “dil, varlığın evidir” diye tarif eder; ancak “istisna hali”nde insan, dilden ve dolayısıyla insani statüden ihraç edilir. Gazze’de parçalanan sadece bedenler değildir; modernitenin inşa ettiği “insan hakları” dili de muktedirlerin veto ile sağladıkları sessizlikte can vermektedir. Dünya insanlığının sessizliği, Agamben’in “çıplak hayat” (homo sacer) teorisini doğrular niteliktedir: Kurban edilenlerin çığlığı, egemenin hukuk labirentlerinde “gürültü” muamelesi görerek sessizliğe mahkûm ediliyor.
Sonuç olarak Han’ın “anlatı yokluğu” ile Agamben’in “dilin sınırındaki sessizliği” birleştiğinde, karşımıza çıkan tablo üretilmiş/kurgulanmış bir anlam mezarlığıdır. İnsanlık, bir hikâyesi (mefkûresi) kalmadığı için zalime ve zulme dur diyememekte; dili, hakikati taşımaya yetmediği için sükûta sığınmakta ve “dilsiz şeytan” olmayı tercih etmektedir. Bu, sadece bir siyasi başarısızlık değil, varoluşsal bir tükeniştir.
İnsanın, insanlık vasıflarını haiz birer varlık olarak yeniden inşa olacak tefekkür iklimine uyanacakları vakitlerin yakın olması temennisiyle selam ve dua.